öğrenme tarzımızı nasıl tespit edebiliriz?bu konuda sizlere yardımcı olacak bir test bulunmaktadır. bu testi çözdükten sonra açıklama bölümünü mutlaka okuyun. testte çıkan sonuçla açıklama bölümündeki bilgiler paralel ise baskın öğrenme sisteminizi tespit etmişiniz demektir.bazı insanlarda görsel, işitsel ve dokunsal bölümlerin puanları eşit çıkabilir. ya da iki sistem eşit çıkabilir. bu, eşit olan sistemleri de aynı oranda kullandığınızı gösterir.ayrıca bu sistemlerden hiçbirin bir diğerinden kalite olarak düşüklüğü ya da yüksekliği gibi bir durum söz konusu değildir. her bir sistemin kendine göre avantajları ve dezvantajları bulunmaktadır. bununla birlikte her bir sistemi geliştirmek mümkündür.testi nasıl yapmalı?
hindistan’da yaşayan 15 yaşındaki jyoti amge adlı genç kız, 38 santimlik boyuyla dünyanın en küçük kızı ünvanını elinde tutuyormuş. telegraph gazetesinin haberine göre sadece 5 kilogram ağırlığında olan amge’de akondroplazi adı verilen bir çeşit cücelik hastalığı bulunuyormuş.
vay be…
kendileri şöhretinden memnunmuş. tebrik ediyoruz güzel karakterini
nagpur kentinde yaşayan amge, hastalığından rahatsız olmak bir kenara, durumun yarattığı şöhret’ten son derece memnun olduğunu söyleyip duruyormuş çevresine.
gittiği lisede, sınıfın en önünde minyatür bir masası varmış. aktrist olmak istiyormuş.
vay be…
bir de kendisinin hintli pop şarkıcısı mika singh’le birlikte hazırladığı bir pop albümü de varmış. dinlemek istediğimden pek emin değilim
cleopatra stratan yeter bana :)

![]()
![]()
6 ekim 2002 doğumlu bu küçük hanım kızımız. adı da cleopatra stratan. daha 3 yaşındayken yapmışlar ilk albümünü. buda çıkış parçası.
çok tatlı maşallah demekle birlikte söylemeden edemeyeceğim şeyde allah ailesine de akıl fikir versin derim.
ve rahatlarım.
öperiz yanacıklarından.
buyrun parçasının adı ghita; oda sizlerle efenim.
buda orjinal ingilizce versiyonmuş.
vektör nedir?
vektör yönetimi pixel dışında farklı bir grafik çizme yöntemidir. vektör matematiksel eğrilerdir. vektörel çizimler yüksek kalitede baskı edilmesini sağlamaktadır.
4 farkı nokta düşünün ve araları çizgiyle birleştirilmiş. işte size bir kare. ve noktayı değiştirdiğiniz, taşıdığınız şekli alır. pixelleşme, yani halk arasındaki tabirle kenarlar fayans görünümünde olmaz.
peki pixel nedir?
kücük noktalardır. en küçük noktadır. bu noktalar birleştirilerek resimler, grafikler elde edilir. sabittir. resmi yada grafiği büyütmek istediğinizde görüntü bozulur. çirkin olur. o yüzden pixel formatta çalışırken, hangi boyutta hazırlık yapmanız gerektiğini bilmelisiniz.
“dpi” nedir ve nasıl çalışır?
“dpi”, grafiklerin netlik ve kalite ölçümünde kullanılan bir yoldur. “dpi” sayısı arttıkça, resmi oluşturmak için daha çok “dot” kullanılıyor demektir. ve bu resmin daha detaylı ve kaliteli basılmasını sağlamaktadır. ayrıca pixel sayısının artması, dosya boyutunun artmasına sebep olmaktadır.
düşük: 72 dpi
orta: 200 dpi
yüksek: 600dpi
olarakta numaralandırabiliriz.
ne de iyi yaparız.
tasarım işi ile uğraşıyorsanız ve müşterilerinizle problemleriniz varsa bu yazıyı okuyun derim. 10 madde var ve inanın hemen hemen hepsini yaşamışsınızdır.
alın size 10 madde…
mark w. lewis abi tasarımcılara en çok söylenen 10 yalanı paylaşmış. bu maddelerden en az bir yada bir kaçı eminizki başınıza gelmiştir.
özellikle freelance işlere yeni başlayanlar bu maddeleri çok dikkatli okusunlar çünkü sürekli karşılarına çıkacak!.
bakalım neymiş bu 10 büyük yalan.
1- bunu bizim için ucuza yada ücretsiz yap, bir dahakinde telafi edelim!
saygın hiç bir iş sahibi, daha sonra ödenmek üzere yada ücretsiz olarak emeğini ve zamanını vermez.
bir tesisat ustasına “bu seferlik lavaboyu bedava ver ve yerine monte et, bir dahaki lavabo ihtiyacımızda telafi ederiz!” dediğinizi hayal edebiliyoırmusunuz ?
bu tip müşteriler muhtemel bir sonraki işte zaten sizi aramayacaklardır.
tasarıma yeni merak salmış arkadaşların, daha yolun başında olan arkadaşlara söylediğim bir laftır. “taklit et”…
etki geliştir kendini. göz bu şekilde aşinalık kazanır, pratiklik kazanır, renkler kavranır.
etki, tepsin.
ama sonra, acele etmemek lazım.
en basit örnekle ifade etmek istersem;
bir sitenin menüsü bile can damarıdır, nereye, nasıl yerleştirmek değil. kullanıcı nasıl ve nerede daha kolay kullanım sağlar düşünülmelidir.
bunun yüzlerce menü düzenini inceleyerek, taklit ederek öğrenebilirsiniz.
bunu birde şu sebeple söylüyorum aslında.
yeni başlayan arkadaşların bir çoğunun gördüğü tasarımların, beğendiği işlerin yanında sönük grafikler çıkarmasındaki şikayetlerden. yani “neden yapamıyorum” sorusunu kendilerine sormalarından.
kendinizi geliştirmelisiniz sevgili arkadaşlar. bunun için taklit etmelisiniz.
varolan hazır şablonları düzenlemelisiniz. inatçı olmalısınız bu konuda.
sonra zaten bir gün bir bakmışsınız, zaten işi tamamen siz çıkarmışsınız.
bir de, bir de bu yazı kesinlikle direk tasarımcı olarak doğanlar için değil, sonradan hevesle olmak isteyenler içindir. orta not olsun bu da.
ve evet tasarımcı olunmaz, doğulur. sınırları zorlamamakta gerekir. ama içinizdeki dahi’yi de test ederek çıkarabilirsiniz.
ufkunuz geniş olsun.
gönüller ferah.
gözü artık aşmış tasarımcılar bu konuda fazla zorlanmazlar. kafalarında birden fazla rengi harmayanlayıp, doğru renkleri bulmada neredeyse mükemmeldirler. ki zaten hayranlıkla izleyip beğendiğimiz bir çok tasarım öğesi bu insan kişilerinden fışkırmıştır.
elbette tebrik ediyoruz.
ama benim esas bahsetmek istediğim ise o renkleri bulmakta zorlanan arkadaşlara önereceğim bir kitaptır. yani The Big Book of Color in Design ‘dan bahsediyorum.

kitap içerisinde hem başarılı tasarım örnekleri var hemde kullandığınız renklerin cmyk baskılı örnekleri var.
şiddetle, istekle ve kesinlikle öneriyorum.
dikkate alınız, kırmayınız beni.
hemen 23,10 usd’ye temin etmek istiyorum diyen arkadaşları ise buraya davet ediyoruz.
david e. carter abiyede emeği için teşekkür ediyoruz.
öperiz.
merhaba dünya.
merhaba uçan kuş, selam dağdaki serçe, günaydın sevil teyze, günaydın herkese.
açtım efendim, açtım nihayet. simto sağolsun, baskısı işe yaradı. teşekkürlerimizi uçuruyoruz buradan, kucak dolusu.
öncelikle bir şey söylemek istiyorum sevgili okur, türkçe’ye çok dikkat eden biriyim esasında. belki abartılacak kadar, ama kendi kişisel sayfamda biraz taviz verip cümle başı büyük harfleri kullanmıyorum. yok yok hayır shift ve caps tuşum kırılmadı, kendi tercihim, saygı duyduğun için teşekkür ederim.
çok incesin.
bu blog’ta kendimle ilgili, işlerimle ilgili, grafikle ilgili, çok bilgili, serdar bilgili.
öyle işte.
öperim sizi.
yeni bir sayfa gibi çevirmeye ant içmiş, öğrenmeye yemin etmiş düşlerin gibi… gerçek kalan yanlarıma nazaran, daha içine kapanık bir kız çocuğunu bağrına basıyormuşsun gibi davran…
ve beni oku…
satır satır işle benliğinin her hücresinde…
ve yaz beni…
tekrar tekrar…
okur gibi…”
…dedi…
ben ise sustum…
sanırım ağladım…
devam etti…
“sev beni… deli gibi sev… düşünmek için değilde, yaşamak için değilde… sevmek gibi değilde… ölümüne sev beni… öyle yaz beni…”
ellerini tuttum…
göz yaşlarım damlarken, umursamadım düşünmeyi ve düşlemeyi…
şehir şahit oluyordu parçalanan yanlarımıza…
ellerimizden tutuyordu ara ara…
o bana bakıyordu…
ben ağlıyordum…
sanırım…
susması bekliyordum…
susmadı…
“hangi sözlerin cesareti kabul edilir, gözlerinin hapsinde.. hangi cümlem özgürlüğe açılır bedeninde…
ben senin olurum…
sen bende kaybolursun…
düşün beni caddelerin yağmur damlalarından kaçırılmış kuru soğukluğu üstünde… öyle yanlız bir ömrün üzerine basılan acı dolu hikayeleri var dilimde… dinler misin beni? anlar mısın ben gibi? ölebilir misin ben gibi?”
ağladım…
şehir ağladı…
sonra düşlerim dağıldı…
düşleri içinde ben eridim…
avuçlarından aktım…
göz yaşlarımı bıraktım geriye döndüğümde görebileceğim mesafede…
ışıklar kapandı…
karanlık diz boyu…
kalbim…
toprağın olmuştu…
…anlattım…
“sevemem seni… seni özgürlüğünde hapsedemem içimde bir yerlerde… düşlerimde kabul edemem gözlerini… sözlerin olamam ifadende gizleyeceğin.. rüyalarımda kaybedemem seni…
kalbim başkasının esiri… sende duy sesimi..
git, gideceğin yerin toprak olmayacağı belli…
sev… içinde sakladığın asude eserini…”
sustu…
yorulmuştu…
ellerinden bıraktı çocukluğumu…
vazgeçmişti düşlerinden…
benden…
öyle basitti sevgisi…
o kadar yalandı düşleri…
sonra aklıma “toprak” geldi…
en çok o sevmişti beni…
hiç vazgeçmediği düşleri vardı ellerinde… ellerimin bitişiğinde…
gözleri vardı.. yeşil bir umuda gizlenmiş geleceği vardı…
en çok o özlüyordu beni…
ve ben onu yazıyordum… okur gibi, tekrar tekrar seviyordum…
en iyi o anlardı beni…
en çok o bilirdi rüyalarımdaki düşüşlerimin perde arkası kabuslarını…
o anlatırdı beni bana…
ben susardım…
o ağlardı…
o ağlardı…
ben onu yazardım…
toprak! çok özledim seni…
çok oldu sen gideli…
ve ben öleli…
alışamadım…
düşlerim gömüldü gömüleli..
düşüşlerim biteli…
istesem…
…ve sen dönsen geri…
dönebilse gözlerin…
düşlerim dışında koklayabilsem seni…
öyle uyusam…
ve seninle uyanmasam…
o kadar özledim seni…
o kadar öldüm…
sen gittin gideli…
..ve ben…
bittim biteli…
© İzzet ARPACI / 23.03.2006